Berlin’in Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurma hedefi doğrultusunda başlattığı büyük savunma paketinin, sadece Almanya için değil, tüm kıta için yeni bir güvenlik mimarisinin habercisi olduğu değerlendiriliyor. Avrupa Birliği’nin 800 milyar euro değerindeki yenileştirme ve silahlanma programı ile birlikte bu değişim, Türkiye açısından da dikkatle izlenen bir tablo yaratıyor. AB’nin kendi savunma kapasitesini güçlendirme adımları, Ankara’nın uzun zamandır süregelen pazarlık dinamiklerini yeniden şekillendiriyor.
CHP Dış Politika Başkan Yardımcısı İlhan Uzgel’e göre Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin askeri güçlerini artırma yönündeki çabalar, Türkiye için olumsuz bir haber olarak çıkıyor. Bu adımlar, Türkiye–AB ilişkilerini üyelik perspektifinden çok güvenlik eksenine sıkıştırıyor ve giderek netleşen sonuçlar, yalnızca bir silahlanma meselesi olmaktan çıkıp daha geniş bir kırılmayı işaret ediyor.
Uzgel, uzun yıllardır Almanya’nın üç temel sütunla işleyen bir güvenlik modeli benimsediğini hatırlatıyor: Amerikan güvenlik şemsiyesi, Rusya’daki ucuz enerji yoluyla sağlanan avantaj ve sığınmacı yükünün Türkiye üzerinden Türkiye’ye devredilmesi. Ancak Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldırmasıyla bu yapı sarsıldı. Savunma alanına ağırlık vermeyi tercih eden Almanya, ekonomik ve sosyal politika odaklı önceki yaklaşımını değiştirdi ve güvenliği önceliklendirme kararı aldı. Führerlik eden Olaf Scholz’un 2022 yılında yaptığı “Zeitenwende” konuşması, bu dönüşümün doruk noktasını simgeledi ve Almanya’nın 100 milyar euro tutarında özel bir fon ayıracağını duyurdu.
Avrupa’da bu dönüşüm yalnızca Almanya ile sınırlı değil. Donald Trump’ın ABD’deki yönetim dönemi, Avrupa’da güvenlik kaygılarını tetikleyerek savunma harcamalarının artırılması yönünde baskıyı güçlendirdi ve bu eğilimin genel olarak kıtayı etkiledi. Avrupa’nın savunma sanayii yatırımlarını art arda desteklemesi, öncü projelerin sürdürülmesini ve tedariklerinde yerli/yerel firmelere yönelişi tetikledi. AB’nin 800 milyar euro değerindeki Yeniden Silahlanma Planı ve Almanya’nın borç freni politikalarından muaf tutulması, bu süreçte önemli adımlar olarak öne çıkıyor. Güçlenen bir savunma ekosistemi ile birlikte Eurofighter gibi ortak projelerin yanında, Avrupa ülkeleri kendi savunma yeteneklerini bağımsız olarak güçlendirme yönünde ilerliyor.
Uzgel’e göre bu tablo Türkiye için olumlu bir gelişme olarak görülmüyor. Erdoğan yönetimi için bu durum bir fırsat olarak da algılansa da, güvenlik ve göç politikalarında geçmişteki pazarlık tonları hatırlatılıyor. Türkiye’nin AB’nin güvenliğine sağlayacağı katkı karşılığında bir takım tavizler gündeme gelebilir. Ancak üyelik perspektifi hızla güvenlik eksenine kayarken, Ankara’nın bu süreçten nasıl bir denge kuracağı, AB ile ilişkilerin geleceğini belirleyecek önemli bir kriter olarak öne çıkıyor. Türkiye-AB ilişkilerinin artık demokrasi ve üyelik hedeflerinden ziyade güvenlik ve stratejik konumlandırma ekseninde şekilleneceği görüşü, Uzgel’in analizlerinin merkezinde yer alıyor.
